GSS AFİS-REVİZE-secilen

HERKES İÇİN ADALET.

Ben K.Maraş Elbistan Günaltı Kistik köyünde Kalender Şahin siz değerli HDP yöneticilerine bir çağrım var yıllardır yanıt bulamayan bir çağrı.

Son günlerde PKK nin yaptığı bazı cinayetleri kınayarak bir ilke adım attınız, atıyorsunuz.

Bu beni ve benim gibi durumda olanları görmeniz için bir başlangıç olabilir, kangrenleşmiş yaralarımıza bir merhem olabilir düşüncesiylen yazıyorum, umarım ki bu insani beklentimizi gözardı etmez ve bu çığlığı duyarsınız.

Kardeşim Aydın Şahin 1998 yılında PKK ye katılmak için PKK nin Balkanlar örgüttüne katılmıştı bunu PKK de teyit ediyor ve kardeşim Aydın Şahin ve üç arkadaşı Balkanlarda karanlığa gömüldüler, kayıp edildiler hemde PKK nin Balkanlar örgüttü yöneticileri eliylen yaklaşık 19 yıldır kardeşim kayıp akibetti sır gibi saklanmaktadır, kardeşimle ilgili araştırmalarımdan rahatsız olan PKK yöneticileri defalarca bana saldırdı ve tehdit etti buna sizin bu günkü Şanlıurfa milletvekili ve parti sözcüsü sayın Osman Baydemir ve eski Batman Milletvekiliniz sayın Ayla akad ata,da şahittir, geldikleri İsviçrenin Basel şehrindeki kayıplar toplantısında kardeşimle ilgili sormaya çalıştığım lakin soramadan saldırıya uğrayarak ve tehdit edildiğim tekme tokat dışarıya atıldığımız toplantının canlı tanıklarıdır bu iki yöneticiniz.

Ve daha sonraları çok farklı alanlarda ve çok farklı biçimlerden saldırıya uğradım ve tehdit edildim, geçen 19 yıllık bir süreye ramen halen kardeşimin kayıp edilmesinin aydınlanması için sizlerden yardımcı olmanızı ve PKK içerisinde bu tür kayıpların akıbetlerinin aydınlanması için bir açıklama bir çaba içerisinde olmanızı rica ediyorum.

Aşağıdaki açıklamanız insani bir açıklamadır ve bu insani tutumunuzun devamını bekliyoruz. Açıklama aşağıdadır.

Önce sayın Selatin Demirtaş,ın açıklaması sonrada şimdiki eş genel başkanın açıklaması.

Edirne Cezaevinde bulunan HDP Eş Genel başkanı Selahattin Demirtaş, avukatları aracılığı ile Tunceli’de PKK tarafından kaçırılıp daha sonra şehit öldürülen öğretmen Necmettin Yılmaz ile ilgili mesaj yayınladı.

HDP Genel merkezinden paylaşılan mesajda Demirtaş, şöyle dedi:

“Necmettin öğretmenin katledilmesini tereddütsüz bir şekilde kınıyor, lanetliyorum.

Böylesi bir vahşetin hiçbir meşru ve ahlaki gerekçesi olamaz.

Kendisine Allah’tan rahmet, sevenlerine sabır diliyorum. Bu tür cinayetlere sessiz kalınmasını kabul etmeyeceğimizi ifade etmek istiyorum.”

 

HDP Eşbaşkanı, PKK’nin kaçırarak öldürdüğü öğretmen Necmetin Yılmaz öldürülmesini kınayarak, “Bu coğrafyada başka bir Necmettin, Hakkari Yüksekova’da 7 çocuğu ile evinde otururken, devlet güçleri tarafından yapılan ev baskınında katledildi. Bu infazlar devam ediyor. Bizim başlattığımız nöbet, bütün sivil ölümlerine itiraz ve mücadele etmek içindir” dedi.

Evet bu tür cinayetleri kabul etmemek gerekiyor lakin sorun Kürtler olunca ve Kürt evlatları olunca sessiz kalmanızı kabullenmek mümkün değil, helede yöneticilerinizin olduğu toplantılarda kayıp edilen kardeşlerinin akibetlerini sormak isteyen Kürt aileler saldırılmasını nasıl izah edebiliriz, yöneticilerinizin sessizce saldırı ve tehdit edilmemizi izlemelerini sizler nasıl izah edeceksiniz?

Umarım gerekeni yapar bu kayıp olayının takipçisi olursunuz ve biz ailelerede gereken duyarlılığı gösterirsiniz.

Çalışmalarınızda mücadelenizde başarı dileklerimle

Selam saygılarımla

Kalender Şahin

İsviçre

Email.kalender1@bluemail.ch

Tel.0041.78.920.10.01

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

 

İsviçre Dışişleri Bakanlığı, vatandaşlarını Türkiye’ye seyahatleri için uyararak, “Tutuklanabilirsiniz” dedi.

AKP/MHP rejiminin herkes için tehdit oluşturan uygulamaları, birçok ülkenin de gündeminde.

İşviçre Dışişleri Bakanlığı, Türkiye ile ilgili seyahat tavsiyelerini yeniden güncelledi. Bakanlık, vatandaşlarını giriş ve çıkışlarda oluşabilecek engellemeler ve mahkeme kararı olmadan tutuklamalar olabileceği konusunda uyardı. İsviçre Dışişleri Bakanlığı, “Türkiye’ye seyahat etmek isteyenler Türkiye’de düşman olarak görülüp görülemeyeceği konusunda iyi düşünmeliler’’ denildi.

Bakanlığın uyarı metninde Türkiye’de Olağanüstü Hal’in devam ettiğine dikkat çekilerek, giriş ve çıkışlarda oluşabilecek engellemeler ile mahkeme kararı olmadan tutuklamalar olabileceği vurgulandı.

Bakanlık, çifte vatandaşların daha çok tehlike ile karşı karşıya olduklarına, İsviçre’nin çifte vatandaşlara konsolosluk savunması hizmetinin Türkiye’nin İsviçre vatandaşlığını gözardı ederek kabul etmemesinden dolayı verilemeyeceğine dikkat çekti.

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

GÜNEY KÜRDİSTAN BAĞIMSIZLIK REFERANDUMU ÜZERİNE.2

images11111

Güney Kürdistan 25 eylülde bağımsız devlet olmak için referanduma gidiyor ve büyük bir çoğunluklanda bu referandum geçecek, bu referandumda en çok sömürgeci bölge devletleri ve onlarlan birlikte hareket edenler rahatsız.

Sömürgeci devletler yanı başlarında özgür bir Kürdistanın kurulmasını istemiyor, istemezde çünkü onlarda biliyorki kurulacak olan bağımsız Kürdistana diğer bölgelerdeki Kürtlerde oraya yönünü çevirecek ve oraya destek sunacaktır.

Özgür bir Kürdistan idialli olanlar bunu yapmak zorundadır.

Burada başta KDP nin ve lideri Mesut Barzaninin politikaları doğrudur yada yanlıştırın üzerinde durmayacağım bir çok eleştirimizde olabilir ve yarın onların gerici yanlarına karşıda mücadele ederiz, lakin konu Kürdistanın bağımsızlığı olduğundan dolayı koşulsuz, amasız, imasız destek sunmak durumundayız, bu bağımsızlık girişimi ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkıdır, Kürdünde Kürdistanında böyle bir hakkı olduğunu asla unutmayalım.

Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı’na göre ezilen ulusun bir arada yaşama isteği olabileceği gibi bağımsız bir devlet ve kendine ait meclisler kurma hakkı daima bulunmaktadır,bu hak bu açıklığıyla konmadığı sürece, hem ezen ulusun egemenleri tarafından hem de ezilen ulusun mülk sahibi sınıfları tarafından çarpıtılmaya açık hale gelir, ezilen ulusların kendi kaderini tayin hakkını, sulandırmaksızın, yani onların dilerlerse ayrı devlet kurmalarını kabul kapsamında desteklerler. Bu hakkı hangi biçimde kullanacağı ezilen ulusun iradesine bırakılmalıdır. Ulusal sorun, ezilen ulus ayrılma ve bağımsız bir devlet kurma hakkını elde edinceye kadar gerçekte çözülmeden kalır.

Kültürel vb. tavizlerle çözüldüğü iddia edilen ulusal sorunların kısa bir süre sonra çok daha şiddetli bir temelde patlak vermeleri bunun kanıtı olarak görebiliriz. Ayrıca ayrılma ve kendi devletini kurma hakkı tanınmaksızın, ezilen ulusa eğitimde vb. kendi dilini kullanma, kültürel özerklik gibi bazı tavizler vererek ulusal sorunu çözme iddiası bir burjuva aldatmacasıdır.

UKTH hakkında şu görüşlere sahiptir.

  Bunu, sosyalizm için devrimci savaşımımızdan ayrı bir şey olarak istiyor değiliz; eğer bu savaşım, ulusal sorun dahil, demokrasinin bütün sorunlarına devrimci bir yaklaşımla ilişkilendirilmezse boş bir sözden öteye gitmeyeceği için istiyoruz.

kendi kaderini tayin etme özgürlüğü, yani bağımsız Kürdistan, yani ezen uluslardan ayrılma özgürlüğü Kürtler içinde istiyoruz.

Bunu, ülkeleri ekonomik bakımdan bölmeyi, ya da küçük devletler idealini düşlediğimiz için değil, tam tersine, yalnızca gerçekten demokratik, gerçekten enternasyonalist bir temel üzerinde, geniş büyük devletten ve ulusların yakın birliği, hatta kaynaşmasından yana olduğumuz için istiyoruz. ancak ayrılma özgürlüğü olmaksızın böyle bir temel düşünülemez. nasıl ki, marx 1869’da, irlanda’nın ayrılmasını, irlanda’yla britanya, arasında bir bölünme olsun diye değil, ama onun ardından gelecek özgür bir birlik için istediyse, “irlanda için adalet”i sağlamak üzere değil, ama britanya proletaryasının devrimci savaşı için istediyse, biz de aynı biçimde, Kürt ve bölge devletlerinin sosyalistlerinin, ulusların kendi kaderlerini tayin özgürlüğünü istemeyi reddetmelerini, yukarıda belirttiğimiz anlamda, demokrasiye, enternasyonalizme ve sosyalizme doğrudan doğruya ihanet sayarız..

 

Helede bu konu hakkında kendilerine Kürdüm diyen, Kürt ulusuna mensup birey, parti, kurum, kuruluşlar ve Kürdistan için savaştıklarını idia edenler bu ulusal hakka karşı çıkarlarsa bunun vebali çok daha büyüktür, yarın çocuklarına, torunlarına işte biz bu hakkı aldık ve size bir devlet yarattık diyemiyecekleri gibi onların yüzüne bakacak yüzleride olmayacaktır.

 

Eğer özgür bir Kürdistan devletti istenmeyecekse neyin mücadelesini, neyin savaşını yürüttük binlerce, onbinlerce Kürt gencini neden savaştırdık, öldürtük?

Kürdistan devletti istenmiyorsa neden köylerimiz, kentlerimiz yerlen bir ettirildi?

Bağımsız bir Kürdistan istenmiyorsa neden insanlarımıza bok yedirildi köy meydanlarında?

Bağımsız bie Kürdistan istenmeyecekse ve buna karşı çıkılacaksa milyonlarca insan neden yerinden yurdundan edildi sürgünde yaşamak zorunda bırakıldı.?

 

Işin özetti şu her şeye rahmen eksikleri kusurları olabilir, ideolojik olarak geri bulabiliriz, farklı eleştirilerimiz olabilir lakin kurulmak istenen bağımsız bir Kürdistana karşı çıkmak sömürgeci işgalci devletlere hizmet eder ve sömürgeci devletlerin elini güçlendirir.

Sömürgeci devletlerin daha fazla Kürdü Kürdistanı katletmelerine hizmet eder bu asla unutulmamalıdır.

Bunu yapanlarda tarihe lanetli olarak geçer ve lanetli olarakta anılırlar.

25 Eylül 2017 referandumu Kürtler için bir sınavdır bu sınavı başarıyla geçmek zorundayız, amasız ve fakatsız olarak

 

BİJİ KÜRDİSTAN BİJİ AZADİ.

 

Kalender Şahin

kalender1@bluemail.ch

 

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

KÜRDİSTANIN BAĞIMSIZLIK REFERANDUMU ÜZERİNE.

Evet dostta bilsin düşmanda 25 eylül 2017 günü Güney Kürdistanda bağımsızlık referandumu var bu gelişme bir çoklarını rahatsız etti en başta sömürgeci devletler bundan rahatsız oldu, çünkü onlar değil Güneyde kuzeyde, doğuda ve batı Kürdistanın özgürlük mücadelelerindende rahatsız olur, hata Kürdistan Güney Amerikadan, Afrikadan kurulsa bile bu sömürgeci kan emici devletler rahatsız olur çünkü bilirler ki bağımsız bir Kürdistan onlara kabus olacak, onların uykularını kaçıracak.

Sömürgeci devletleri bu kabusunu anlarız onların bu korkularını anlarız lakin kendisine Kürdüm diyen ve Kürdistan için savaştığını ileri süren ve bağımsız bir Kürdistan istemeyenleri anlamak olanaklı değil onların kafaların arkasındaki çakallıkları anlamak mümkün değil.

Efendim bu Kürdistan bağımsızlığı başkalarının planlarıymış başkaları bunu planlıyormuş, devlet fikri geriymiş, devlet olmanın Kürtlere bir yararı olmayacakmış?

ABD AB RUSYA ÇİN yok İsrail oda olmadı T.C Devletinin planlarıymış Barzani zaten uşak ve hainmiş bu emperyalist sömürgeci devletlerin istediğini yapıyormuş gibi gösterilmek isteniyor Kürdistanın bağımsızlık referandumu?

Sormak istiyorum hemde ısrarla altını çizerek soruyorum?

Bu gün bağımsız Kürdistana karşı çıkmak sömürgeci devletlerin uşaklığından başka bir anlam taşımaz, evet farz edelim ki bazı devletler ve uluslar Kürdistanın devletleşmesini istemektedir biz buna karşımı çıkacağız, farz edelimki birileri insan haklarını savunuyor biz insanlığımızdan çıkıp hayvan mı olacağız, birileri dünya yaşanılır diyor biz dünyayı yakıp yıkacakmıyız, birileri Annenizi sevin diyor bizler onlar bunu diyor diye Annelerimize tecavüzmü edecekmiyiz, birileri demokrasi diyor bizler faşist mi olacakmıyız, birileri özgürlük diyor, aydınlık diyor bizler karanlığımı savunacakmıyız, Kürt olarak Kürdistanın bağımsızlığına karşı çıkmak Annesine tecavüz etmekle eş anlamlıdır bunun adı ne olursa olsun, ABD AB RUSYA ÇİN İSRAİL hatta TC Devlettide istese bizim istemiyoruz gibi bir lüksümüz yok keşke tüm dünya istese ve devletleşmemize yardımcı olsada devletleşsek, bu gün dünyada bir devlet istenmiyorsa zaten o devlet devlette olamaz.

Soruyorum eğer bağımsız bir devlet gibi bir isteminiz yoksa on binlerce Kürt gencini neden savaş alanlarında öldürtünmüz?

Kürdistan diye bir devlet sorununuz yoksa neyin savaşını veriyorsunuz?

Kürdistan diye bağımsız bir devlette karşıysanız sizler mazlum Kürt halkında ne istiyorsunuz?

Kürdistan devletini istemiyorsanız ulusal birlik yada ulusal kongre söyleminiz ne kadar inandırıcıdır?

Geride olsa bu gün farklı bir yapı yada farklı bir ortamda kurulacak olan bir Kürdistana karşı çıkmak Kürtlük adına utanç verici bir durum değilmidir?

Bağımsız Kürdistanı istemiyorsanız düşün mazlum Kürtlerin yakasında onların evlatlarını katletmeyin katlettirmeyin, köylerini kentlerini harebeye çevirdiniz, insanlar bodrumlarda bombalarlan can verdi, ırzına geçildi bu halkın, bok yedirildi bu halka sizin Kürdistan diye bir sorununuz yoksa bütün bunları neden yaptınız, yaptırdınız?

Gencecik gençlerimizi dağ başlarında kurda kuşa yem ettiniz?

Gencecik bedenlerimizi akibetsiz adreslere gönderdiniz?

Sizden Kürtlük ve Kürdistanlık gibi zerre kadar insanlık varsa bu referanduma karşı çıkmazsınız, eğer buna bilinçli olarak karşı çıkan varsa ki var onlar bölgedeki sömürgeci devletlerin işini kolaylaştırmak için bunu yapmaktalar, asıl emperyalist sömürgecilerin uşağı durumunda olanlar bu gün Kürdistanın bağımsızlık referandumuna karşı çıkanlardır?

Ben bir Kürt bireyi olarak 25 eylül 2017 de yapılmak istenen referandumu destekliyor bağımsız bir Kürdistanın kurulması amaçlı bu girişimi selamlıyorum.

Geri olsun ama devletimiz olsun onun geri yanlarına karşıda mücdele ederiz mutlaka yanlışları olacak onları düzeltmek devletti demokratikleştirmek, özgürleştirmekte her Kürdistanlının görevidir, tabiki Kürdistanlıyım diyenlerin görevidir yoksa taşaronların görevi olamaz?

Kürdistanın bağımsızlığına karşı çıkanlar bu alel acele Kürdistan ulusal kongresi çabanız niye, bu telaşınız niye? Bu korkunuz niye?

Bağımsız Kürdistana karşı çıkanların ulusal birlik istemeleri tamda ulusal rezillik istemektir, onunla eş anlamlıdır.

Ulusal rezilik isteyenlerle bağımsız Kürdistan isteyenlerin bir araya gelmeleri mümkün değildir olamazda?

BİJİ KÜRDİSTAN BİJİ AZADİ.

Kalender Şahin

kalender1@bluemail.ch

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

KORKUYA SECDE EDENLERİN KIBLESİ OLMAZ.


399371_10151285353647641_1966253213_n

Bu bir deyimdir, bir ata sözüdür günümüze özgün bir deyim diye düşünüyorum, yaşanılan süreç ve yaşanılan siyasal ortamada uygun bir deyimdir?

Bazen yumuşak ortamda kahraman kesilen cengevarlar var ben bunlara çakma yurtsever, çakma devrimci hata bunlara çakma insanda diyebiliriz tabiki insanlıkları kalmışsa.

İnsan olmanın, insanca yaşamanın, insan gibi davranmanında bazı kıstasları var bunları kayıp edenler, bunlara sahip olmayanlar her ne kadar insan kılıklı olsalarda onlar insan bile değildir hata bir çok hayvan bile onlardan çok daha değerlidir.

Bu aralar izin sezonudur bir çok kişi izine gidiyor özellikle Türkiyede gelen farklı din ve farklı uluslara mensup olan insanların çoğu tatil amaçlı Türkiyeyi seçmekteler bunu bir yere kadar anlayabiliriz, kimisinin ailesi akrabaları var, mezar taşları var, eş dostları var onları ziyaret etmekten daha anlamlı bir şey olamaz, bu bir insani yaklaşım ve bir değerdir.

Lakin gidenlerin çoğu köylerini eş dostlarını ziyaret etmenin ötesinde bilmem hangi sahile tatile gidiyor, onuda anlarız insanların tatil haklarıda var elbette, eylenme haklarıda var, gezip dolaşma haklarıda var.

Bu haklarını farklı ülke ve farklı coğrafyalarda geçirmeleri olanaklıyken ilede Türkiyeye gidipte savaşa finans destek olmaları gerekmiyor.

Ama ben devrimci demokrat sol sosyalistim, Kürt yurtseveriyim deyipte gidip savaşı finans etmek kadar aşağılık bir durum olamaz ve gitmeden önce facebook, Twitter ve diğer sosyal hesaplarımı kapatayım ne olur ne olmaz ben paylaşmasamda birileri beni etiketler korkusuyla tüm sosyal medya hesaplarını kapatanlar tamda korkuya secde edenlerdir ondan dolayıda o tiplerin kıblesi olmaz?

Hepimizin bildiği bir gerçek var Türkiyenin en büyük para kaynaklarından birisi turizmdir ve her yıl milyarlarca turist girer milyarlarca döviz bırakır gelir ve o milyarlarca dövizle Kürt kentleri, Kürt dağları, Kürt ve Kürdistan coğrafyası bombalanır, katliamlar yapılır, olağan üstü hal yasası ilan edilerek hak alma mücadelesi veren işçi emekçilerin karşılarına asker polis diktirilir, en ufak hak talep edenler joplanır gözaltına alınır cezaevlerine atılır.

Tv ler Gazeteler kapatılır ve bu gelir kaynaklarıylan iktidar sahipleri kendilerine yeni yeni kanallar ve gazeteler açarlar, onlar gibi düşünmeyenler cezaevlerine atılırken, onlar gibi düşünenlerde köşeyi döner?

İŞİD var DEAŞ var, Faşizm var, diktatörlük var, kan var savaş var, sömürgeci bir devlettir diyeceksin sonrada gidip bunları finans edeceksin bu ne kadar ahlakidir sormak isterim?

Geçmişte devrimci örgütler partiler, Kürt yurtsever hareketleri turizmi boykot ederdi boykot çağrıları yapardı, boykot afişleri asardı son zamanlarda onlardanda tık yok çünkü bir çok yönetici ve şef kendileride kıçlarını güneşlendirmek için gitmekten sakınca duymamaktalar.

Yani böylesi durumlarda ne denir bilmem ama bunların, böyle davrananların bırakalım devrimci yurtsever olmaları insanlıklarıda tartışılr bir durumla karşı karşıyayız.

Bu tipler gitmeyenleride teşfik etmektende geri durmuyor ya git iki hafta dinlen deniz çok güzel, yemekler çok lezzetli, ülke çok güzel, doğası harika eeeeee neden gitmiyorsun?

Ayıptır beyler, bayanlar ayıptır, günahtır beyler bayanlar günahtır?

Eleştirdiğiniz zamanda hemen savunmaya geçerler ya zaten savaş var, zaten faşizm var ne yapalım savaş varsa yangın varsa bir bidon benzin alıpta sizmi dökecekmisiniz, savaş varsa birkaç silah alıpta mermilerinide carcura doldurup sizmi katillerin eline verecekmisiniz.

Oldu olacak birer silah alın birkaç günahsız insanı sizde tarayıp gelin olmazmı?

Kürt köylerine kentlerine sizde birer top salayın, el bombası atın gelin olmazmı? Zaten yaptığınızda tamda buna uygun değilmi.

Eleştirimi sert görenler olacak, kabul etmeyenler olacak lakin kimsede beni ikna etmek için bir şey söyleyemeyecek hata ben ve benim gibi düşünenleride uçuk diye değerlendireceklerdirde.

Korkak olmadıklarını izinden sonra döndüklerinde sosyal medya hesaplarını açtıklarında yazacaklarda, kimiside utancında sosyal medyadan beni görmemek içinde arkadaşlıktan dahi silecektirde.

Korkuya secde edenlerin kıblesi olmaz deyimi tamda buradan kendisini doğrular niteliktedir.

Barış kardeşlik, çözüm süreçlerinde Amed Diyarbakır, Cizre, Şırnak, Van, Mardin, Hasankeyfe, Nusaybine gidenler şimdi Antalya, Alanya, Marmaris, Bodruma, Kuşadası, Didime gitmekteler sanırım Kürdistanda gerçekleştirilmeyen kardeşliğin tohumlarını burada ekmek istemekteler, çözümü burada aramaktalar?

Ayıptır günahtır?

Bir aynaya bakın o iki yüzünüzü görün, bir aynaya bakın suratınızın kızarıp kızarmadığını görün, yüzü kızaranlara bir diyeceğim yoktur lakin yüzü kızarmayanlarında suratına tüküreyim.

Sakın olaki yarın tatil dönüşünden sonra gelipte katliamları falan protesto edelim diye sokaklara çıkmayın zaten çımayacaksınızda hiç olmasa oturduğunuz yerden başkalarına ahkem kesmeyin, kahraman gibi görünmeyin çünkü siz kahraman değil olsa olsa korkuya secde edipte kıblesi olmayanlardasınız unutmayın.

Saygıyı hak edenlere saygılarımla.

Kalender Şahin

kalender1@bluemail.ch

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Tarihin kararı Makam Üstüdür


Ben halkı değil, egemenleri, vurguncu ve talancıları temsil eden bu devleti ve onun yargısını tanımıyorum. Kararınız ne olursa olsun benim için meşru değildir ve geçersizdir. Geçerli olan tarihin hükmüdür. Tarihin kararı tüm mahkemelerin ve makamların üstündedir.
Tayyip Erdoğan’ın yönetmenliğini yaptığı bu yargı tiyatrosunda figüran olmayı reddediyorum. Mesele cezaevine konulmak ise, bu şerefi dünden kabul etmeye hazırım.
İSTANBUL ANADOLU 24. ASLİYE CEZA MAHKEMESİ’NE
Dosya no: 2017/ 314
AÇIKLAMA YAPAN : Mahmut Alınak
Tayyip Erdoğan liderliğindeki devlet güçleri 2015 sonbaharında, dünyanın gözü önünde onlarca Kürt şehrini topa tutarak çoluk çocuk, kadın erkek demeden Koçgiri, Zilan, Dersim benzeri bir kitle katliamı gerçekleştirdiler.
AKP’nin sevk ve idaresindeki devlet, tarihteki Vaka-i Hayriye’yi örnek alarak aylar süren bir katliam hazırlığı yaptı.
Tarihin en kanlı komplolarından biridir Vaka-i Hayriye. Osmanlı Padişahı 2. Mahmut diktatörlüğünü pekiştirmek için 1826 senedinde Yeniçerileri bir komployla isyan ettirmiş, sonra da on binlercesini kılıçtan geçirerek kan deryasına gömmüştü. İşte bu karanlık plân tarihe Vaka-i Hayriye adıyla geçti.
2. Mahmut’un Yeniçerilere yaptığını Tayyip Erdoğan da Kürtlere yaptı.
Devlet katliam yapmak için hendeklere ihtiyaç duyuyordu. Polis panzerleri tüm gün mahalle aralarında kulakları sağır eden sirenler ve marşlar eşliğinde cirit atıp halkı galeyana getiriyor, gençler topluca gözaltına alınıp ağır işkencelerden geçiriliyorlardı. Nihat Kazanhan adlı boyacı çocuk işte o günlerde öldürüldü. Amaç açıktı, gençlerin hendek kazmaları isteniyordu.
Ankara’da hazırlanan karanlık plân saat gibi işliyordu. Baskılar dayanılmaz hale gelince, gençler kendileri için hazırlanan ölümcül tuzağı göremeyip, sokak başlarına taş yığmaya ve çukur kazmaya başladılar. Böylece hükümete gün doğdu. Provokatör ajanlar da devreye girince iş çığırından çıktı.
Patlayıcı maddeler polis ve asker arama noktalarından kamyonlarla geçirilerek şehirlere sokuluyordu. Mobeseler günün 24 saati çalışıyor, bir yaprak kımıldasa bile olup bitenleri saniye saniye kaydediyordu. Asker ve polisler patlayıcıları taşıyan araçları sinsi tebessümlerle karşılıyor, aramıyorlardı. Bombalar devletin eskortluğunda, adeta davul zurna eşliğinde mahalle aralarına taşınıyordu.
Valilik, kaymakamlık, emniyet, MİT ve adliye binalarının dibinde hendekler kazılıp, yollara mayınlar döşenirken, devletin valileri, kaymakamları, emniyet müdürleri, MİT yöneticileri, komutanlar, hâkim ve savcılar gözlerine perde çektiler.
Bu çıplak gerçek karşısında, devlet istese o patlayıcılar şehirlere sokulmaz ve hendekler de kazılmazdı, demeye herhalde gerek yoktur.
Yaşlı bir adam o günlerde şöyle diyordu: “Çocuklar bunları yaparken ‘Evimizin önüne hendek, barikat yapmayın,’ diye onlara kızmıştık. Anneler kulağından tutup çocuklarını hendeklerden çıkarıyordu. Ama sonra öyle saldırılar oldu ki, anneler hendekteki çocuklarına yemek götürmek zorunda kaldılar.”
Medyanın da yoğun desteğiyle iç ve dış kamuoyu katliam düşüncesine hazır hale getirildikten sonra Ankara’dan düğmeye basıldı ve şehirler dört bir taraftan kuşatılarak top ateşine tutuldu.
Halka karşı apaçık bir savaş başlatılmıştı.
Savaşlarda sivillere dokunulmazken, devlet kendi kanunlarını ve uluslararası hukuku askıya alarak bebek ve çocukların da aralarında olduğu korkunç bir sivil katliamına girişti. Hitler, Saddam, Humeyni ve tarihteki diğer katil diktatörler sanki hortlayıp şehirlere inmişlerdi. Bombalanan şehirler birer mezarlığa, moloz yığınına dönüştü.
İnsanlar sokağa çıkma yasağı kalktıktan sonra değil evlerini, evlerinin olduğu cadde ve sokakları bile bulamadılar.
İşte ben o vahşet günlerinde, EŞKİYALARI ARAR HALE GELDİK, başlıklı bir makale yazarak katliama uğrayan insanların feryadını duyurmak istedim. İçinde zerrece vicdan taşıyan bir insan o kan ve gözyaşına seyirci kalamazdı. Tabi insanlığını çöpe atmamışsa…
Cumhurbaşkanlığı işte bu makale nedeniyle hakkımda savcıya talimat verdi, savcı da bu emre uyarak Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesiyle cezalandırılmam için dava açtı.
Böylece, hiçbir makam yargıya talimat veremez, diyen anayasanın hükmedenler nezdinde bir paçavra olduğu bir defa daha gün yüzüne çıktı.
Kan donduran o vahşeti söze dökebilmek için Mahmuttin Duymak’ın tüyler ürperten dramını anlatacağım:
Mahmuttin Duymak elli bir yaşında, altı çocuk babası, kendi halinde Cizre’li bir insandı. Doğup büyüdüğü Deştalélan köyü 1990’lı yıllarda devlet güçleri tarafından yakılınca, ailesiyle birlikte Mersin’in Tarsus ilçesine göç etmiş, 2001 senesinde tekrar Cizre’ye dönmüştü.
Cizre’de sokağa çıkma yasağından birkaç hafta sonra arkadaşı Ahmet Tunç’la birlikte ekmek almak için dışarı çıkmıştı
Şehrin etrafında mevzilenen keskin nişancılar Mahmuttin Duymak ve Ahmet Tunç’a ateş ettiler, Ahmet Tunç sokak ortasında kurşunlanarak öldürüldü. Mahmuttin Duymak ise kurşunlardan korunmak için az ötedeki taziye evine sığındı. Taziye evinde birçok ölü ve yaralı vardı.
Bundan sonrasını Mahmuttin Duymak’ tan dinleyelim; telefonla bağlandığı televizyonda top gümbürtüleri arasında şunları söylüyordu:
“… Taziye evinin civarında insanlar olduğunu gördüm, onlara sığındım. Onların yanında yaralılar olduğunu görünce vicdanım el vermediği için yanlarından ayrılamadım. 28 gündür buradayım. Yaşadığımız saldırı insanlığı utandıracak niteliktedir…
13-15 yaşlarında çocuklar can verdi burada. Yaralılar var. Yemek, su zaten yok. İnsanlık nerede? Kime hesap verecekler? Yarın bizim cesetlerimize mi hesap verecekler? Bombardıman sesini duyuyor musunuz? İnsanlığa sesleniyoruz! İnsanlık kendisinden utansın. İnsanım diyen kim varsa yönünü Cizre’ye çevirsin. Herkesin buraya müdahale etmesini bekliyoruz.”
Mahmuttin Duymak’ ın seslendiği insanlık ne yazık ki bir ceset gibi sessizdi.
Mahmuttin Duymak sığındığı o vahşet bodrumunda, Cizre halk meclisi eş başkanı Mehmet Tunç ve çocukların da aralarında olduğu insanlarla birlikte lav silahları ile yakılarak öldürüldü. Cenazesini Habur’daki Adli Tıp Kurumu morgundan almak eşi Lütfiye Duymak’a kaldı. Bahtsız kadın gördüğü manzara karşısında bayılıp yere yığıldı. Haftalarca kendine gelemedi. Gözlerinde alev alev yaşlarla gazetecilere, “Bu senin eşin, diyerek, bana beş kilo kemik verdiler. Eşimi vahşice öldürmüşler. Yakmışlar. Hiçbir şeyi kalmamış,” diyordu.
Mahmuttin Duymak istese gecenin bir vaktinde taziye evinden çıkıp eşinin ve çocuklarının yanına dönebilirdi, ama o vicdanının çağrısına uydu ve bunun bedelini de ne yazık ki canıyla ödedi.
İnsan olmak ve ruh yüceliğine ulaşmak herhalde böyle bir şeydir. Gerektiğinde başkaları için ölmeyi göze alabilmektir. Yoksa bizim, tek derdi karnını doyurmak ve barınmak olan bir solucandan ne farkımız kalır?
Sayın Yargıç,
Ekteki resme dikkatle bakın, kaşlarınızın dehşetle çatıldığını görüyorum; orada gördüğünüz o kömürleşmiş kemikler, parası bizim cebimizden çıkan devletin lav silahları ile yakılmış masum bir insandan, altı çocuk babası Mahmuttin Duymak’ tan geriye kalan kemiklerdir.
Mahmuttin Duymak hayatında eline silah almayan yaşlı, savunmasız bir insandı. Devlet acımadan onu öldürdü. Ama eşkıyalar bile onu öldürmezdi. Çünkü eşkıyalığın yasalarında savunmasız insanlara dokunmak yoktur; çocuk, kadın öldürülmez. Eşkıyalar bebekleri öldürmez. Fakat devlet bebek katletti.
Tayyip Erdoğan komutasındaki devlet kendince beni susturmak istiyor! İyi de, peki tarihi nasıl susturacaksınız? Ya o vahşet bodrumlarında da cayır cayır yaktığınız insanların mezarlardan taşan çığlıkları… Ya göklerin kılcal damarlarına işleyen o çocuk feryatları… Çocukları öldürülen annelerin yürekleri dağlayan alev alev ağıtları… Peki onları nasıl susturacaksınız?
Bin yıl da geçse o sesler yankılanıp duracak gök kubbede. Bin yıl da geçse Taybet İnan’ın iniltileri öldüğü sokaktan silinmeyecek.
Taybet İnan 11 çocuk annesi yaşlı bir kadındı, komşusundan kendi evine dönerken şehri çepeçevre saran keskin nişancılar tarafından vuruldu. Cesedi bir hafta sokakta kaldı, dışarı çıkamayan çocukları evlerinin penceresinden annelerinin yerde can çekişe çekişe ölümünü çaresizlik içinde seyrettiler. Köpekler cesedini parçalamasın diye, pencerenin önünde bir hafta boyunca gece gündüz diken üstünde nöbetleşe bekçilik yaptılar.
Keskin nişancıların öldürdüğü Cemile Çağırga adlı çocuğa hangi yürek ağlamaz? Ailenin sekizinci kaybıydı küçük Cemil’e. 1990’larda dedesi, nenesi, amcası, teyzesi, amcasının eşi, amca çocuğu ve on yaşındaki ablası Fatma da devletin Kürdü öldürmeye yeminli kurşunları ile can vermişlerdi.
Cemile’nin annesi Emine Çağırga acısını bin bir ağıta katık ederek, kızının kana bulanmış ellerine ve saçına kına yakmıştı. Bitik bir sesle şöyle diyordu zavallı anne:
“Cemile kollarımda can verdi. O gece kızımın cesedini koynuma alarak uyudum. Sabah saçına ve ellerine kına yaktım. Sonra onu yıkayıp kefenledik. Cesedi bozulmasın diye derin dondurucuya koyduk. Üç gün boyunca kızımın cesedini buzlukta beklettik. Allah düşmanıma göstermesin. ”
On yaşındaki Cemile’nin cesedi kokmasın diye buzlukta bekletilirken, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu Cizre’de sivil ölümlerinin olmadığını söylüyorlardı!
Onlara, “Siz kurşunlanarak öldürülmüş çocuğunuzu gece koynunuza alıp sabahlasaydınız ve kokmasın diye cesedini buzluğa koymak zorunda kalsaydınız, acaba ne hissederdiniz?” diye sormak nafileydi.
Birkaç sokak ötedeki başka bir evden de yine kahreden ağıtlar yükseliyordu. Ağıtlar keskin nişancıların öldürdüğü yedi çocuk annesi Maşallah ile bir çocuk annesi Zeynep için yakılıyordu. Kapının önü bir şelâleden fışkırmış gibi kanlarla kaplıydı.
Maşallah’ tan geriye yedi çocuk kalmıştı; çocuklardan Çiçek üç, Berfin ise beş yaşındaydı. Berxwedan bebek artık annesizdi ve öksüz büyüyecekti.
Berfin annesinin öldüğünden habersiz, yerdeki kurumuş kan izlerinden gözlerini ayıramıyordu.
Başka bir anne de keskin nişancıların öldürdüğü on iki yaşındaki oğlunun üstüne kapanmış, yüzünü ve ellerini defalarca öpüyor, öpmeye bir türlü doyamıyor, başını okşayıp acı acı ağıt yakıyordu. Oğlunu yüzünü taparcasına okşarken, “Erdoğan oğlumu öldürdün, oğlumun ne suçu vardı Erdoğan, onu niye öldürdün?” diye yaralı bir kurt gibi acı acı uluyordu.
Sayın yargıç, senin memuru olduğun devlet üç aylık zavallı Miray’ı da katletti. Ben, bebek katili bu AKP devletine alkış mı tutacaktım? Bu elbette katille suç ortaklığı olacaktı.
Böyle bir devletin kimseden saygı beklemeye hakkı yoktur. Kendisine saygı gösterilmesini mi istiyor? Gitsin menfaatleri için şereflerini satan ÇORBACILARIN kapısını çalsın.
Şu ürperten fotoğrafa bir bakın! Yüzleri işkencede paramparça edilen bu insanlar Van’ın Gevaş ilçesinden olan köylülerdir. Birkaç hafta önce araziye mantar toplamaya gitmişlerdi. Devlet güçleri onları PKK’li diye gözaltına alıp ağır işkencelerden geçirdi. Van Valiliği de onları “YAKALANAN PKK’LİLER” diye dünyaya ilân etti. Neyse ki, çok geçmeden kırda mantar topladıkları anlaşıldı da serbest bırakıldılar. Gelin görün ki, o korkunç işkenceler yanlarına “kâr” kaldı!
Devlet bu insanlara düşman gözüyle baktığı için bu muameleyi reva gördü. Bırakın artık o “kardeşlik” masallarını! Hayvanlara bile reva görülmeyen zulüm ve hak gaspları apaçık gösteriyor ki, devlet Kürtleri DIŞ DÜŞMAN olarak görmektedir. Sadece Kürt halkına değil, bu soygun düzenine karşı çıkan herkese, Türk, Çerkes, Arap, Laz, Ermeni, Süryani…tüm emekçi halklara da düşman gözüyle bakmaktadır.
Şu rezalet başka neyle açıklanabilir? Devlet güçleri 2004 senesinde 12 yaşındaki Uğur Kaymaz’ı “terörist” diye babası ile birlikte makineli tüfeklerle yaylım ateşine tutarak öldürdü. Eşkıyalar 12 yaşındaki bir çocuğa kurşun sıkmayı kendi şanlarına yakıştırmazken, Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu çocuğu katletti.
Kızıltepe belediyesi güvercin uçuran iki çocuk heykeli yaparak Uğur Kaymaz’a adamıştı. Ne var ki devlet bu heykele tahammül etmedi, işgal altındaki belediye başkanlığı koltuğunda oturan KAYYIM, HEYKELİ kepçelerle söktürüp yerine bir saat kulesi kondurdu.
Böyle zalim bir uygulama asırlardır süregelen o sözde kardeşlikle nasıl izah edilebilir?
Ya Ehmedé Hané heykelinin yıkılması! Ehmedé Hané ki, üç asırlık ünlü eseri Mem û Zin’i dünyaya kazandıran bir edebiyat devidir. İşbirlikçi- ÇORBACI Kürtleri saymazsak, her namuslu Kürdün ve edebiyatseverlerin gönlünde taht kuran bir filozoftur. Onun heykelini yıkabilmek için deli bir cesarete sahip olmak gerekiyor. Bu çılgınlığı da ancak ırkçılık zehri yaptırabilir bir insana. Hükümet, belediyeleri işgal etmeye karar verince, Doğubeyazıt belediye başkanlığı koltuğuna oturan Bay KAYYIM, bir kepçe darbesiyle Ehmedé Hané heykelini yere indirdi.
Değil Kürt halkına, Kürdün diktiği bir heykele bile tahammül edemeyen bu devlet benden ne hakla susmamı bekleyebilir? Ben Türk de olsam o makaleyi yine yazardım. Zulüm kime yapılırsa yapılsın karşı çıkmak insan olmanın gereğidir. İnsanlık kaybedilmişse artık söylenecek bir şey kalmamış demektir.
Peki, şuna ne demeli? Gezi Parkı ve İstanbul’un birçok bölgesini gençlere mezar eden AKP, boğazına kadar kana batmamış gibi, şimdi de İstanbul’da DEMOKRASİ NÖBETİ tutmaya hazırlanıyor. Bu pişkinlik, efendinin kendisini ömür boyu sırtında taşıttığı kölesinin başını okşamaktan başka bir şey değildir. Bilinçsiz insanları arkasına takarak yaptığı şey, aslında bir FAŞİZM BEKÇİLİĞİDİR. Mazlumların kanı ve canı ile beslenen bu faşist düzen, çirkin yüzünü demokrasi makyajı ile halktan saklamaya çalışmaktadır.
Akıl gözümüzü biraz açarsak, körlerin bile görebileceği bir gerçek var karşımızda: Beyinleri ırkçılık afyonuyla buharlaştırılan cahillerin sandığının aksine, bu devlet dünyadaki her burjuva devlet gibi halkın değil hükmedenlerin eli sopalı devletidir.
Ülkenin yeraltı ve yerüstü zenginliklerini yerli ve yabancı sermayeye yağmalatan bu soygun düzeni sürsün diye; meclisi, mahkemeleri, silahlı kuvvetleri, polis ve istihbarat örgütleri, bürokrasisi ve kanunları ile ezilen halklara karşı örgütlenmiş zorba bir devlettir.
Böyle olduğu içindir ki bu devlet, sırtına hâkimlik ve savcılık cübbeleri giydirdiği sizleri, Türk emekçilerini, Kürt ve diğer mazlum halkları temsil etmiyor; bu devlet egemenleri temsil ediyor ve onların devletidir.
Ben işte bu nedenle mazlumları değil egemenleri, vurguncu ve talancıları temsil eden bu devleti ve onun yargısını tanımıyorum. Kararınız ne olursa olsun benim için meşru değildir ve geçersizdir. Geçerli olan tarihin hükmüdür. Tarihin kararı tüm mahkemelerin ve makamların üstündedir.
Sonuç olarak, Tayyip Erdoğan’ın yönetmenliğini yaptığı bu yargı tiyatrosunda figüran olmayı reddediyorum. Mesele cezaevine konulmak ise, bu şerefi dünden kabul etmeye hazırım.
Ne mutlu onlara ki, insanlığın esenliği ve özgürlüğü için bedel öder ve tarihin şeref defterine yazılırlar.
Ne yazık onlara ki, zalimlerin tetikçiliğini yapar ve çocuklarına miras olarak lekeli bir isim bırakırlar.
Tarihin tekerleği işini ağırdan da alsa inatçıdır, ilerleyişini hiçbir güç engelleyemez. Zalimler ve onların maşaları için gün kararırken, mazlumlar için güneşin doğuşunu müjdeleyen gül kırmızısı bir şafak sökmektedir ufukta. 7/ 7/ 2017
Mahmut Alınak

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

YOLDAŞLIK MI, YOZDAŞLIK MI? HEWAL MI KAVAL MI?


399371_10151285353647641_1966253213_n

 

Ne güzel şeydir bir davaya inanmak ve inandığını dava uğruna yaşamak. Zor olanı sorgulamak, inanmak inandıklarını sorgulayabilmektir dava adamlığı. Kolaydır kazananın yanında olmak, kolaydır güç olanın arkasına sığınmak, zor olan kaybedeni sahiplenmek ve onu ayağa kaldırmaktır. Kolaydır “Hocanın gittiği yoldan” gitmek zor olan hocayı sorgulaya bilmektir….

Kolaydır iyi günde kolay günde devrimci olmak, zor olansa devrimci olarak yaşayabilmektir.

Devrimciliği özümsemeyen ve devrimciliği bir yaşam biçimi olarak görmeyen ve onu kendi yaşamında özdeşleştirmeyenler erken yozlaşır, erken dökülür tıpkı son baharın rüzgarlarlan yaprakların dökümü gibi, yamanmış bir yama gibi bir dikişi çekildimi yama çözülür tıpkı bu yozdaşlar gibi.

 

Biliyoruz ki, her devrim bir alt üst oluştur, toplumu köklü değişime uğrattığı gibi tek tek bireyleri de değişime zorlar ve değiştirir. Bireyin devrimle ilişkileniş biçimi ne kadar doğrudan, güçlü ve bilinçliyse değişimi de o kadar güçlü ve köklü olur.

Yok eğer birey kendisini dönüştürüp değiştirememişse o birey yozlaşır, yani yoldaşlık, söyleminde, kavramından yozdaşlık kavramına geçer,

Bunun için yetkin ve yetişmiş kişilik sahibi olmayan yoldaşlık ilişkilerini ve yoldaşlık yaşam biçimini yaşam biçimi olarak görmeyen, bunun gerekleri doğrultusunda hareket etmeyen devrimci olması, devrimci öncülüğünü yakalaması mümkün olamaz.

İnsani normları bile olmayan sıradan bir insanın yaşamını dahi yaşayamayan birilerinin adı ne olursa olsun zamanla özüne döner yozlaşır yozlaşır yozlaşır?

Onun içindir ki her bir yoldaş hem kolektif ve hemde bireysel olarak kendisini geliştirip yetkinleştirmek için araştırmalı-sorgulamalı ve bilinçlenmelidir.

Kısacası bunu bir yaşam biçimi haline getirmelidir, bunu yapmayanların adı ne olursa olsun arkasına aldıkları örgüttün adı ne olursa olsun fark etmez (ister Marksist isterse Leninist) olsun fark etmiyor onlar erken yozlaşır?

Yaklaşık 25 yıldır yurt dışında yaşamaktayım ve bu yazdıklarımın, yazacaklarımın pratiğini defalarca görüp yaşadım, nice kahraman kesilen devrimci, sosyalist, yurtsever, komünistlerin nasılda düzene adepte olduklarını, nasılda yozlaştıklarını, nasılda uçkur düşkünü olduklarını defalarca gördüm, isim yazmaya çalışsam buna sayfalar yetmez ve gerekte görmüyorum.

Cezaevinde direnmiş, açlık grevlerine girmiş direnmiş, işkencelerde direnmiş lakin en ufak fırsatı bulduğunda nasılda özlerine döndüklerini, nasılda sapık kişiliğe sahip olduklarını defalarca ve sayısızca gördük yaşadık.

Dağlarda savaşırken gerilla gibi yaşayan ve savaşan nice kahramanlar gördük düzenin en çirkef yanlarıyla nasıl barışık olduklarını, nasılda düzenin her türlü pisliklerine battıklarını, nasılda her türlü gayri meşhur işlere bulaştıklarını.

Bunlar sözüm ona bir zamanlar hewaldı sonradan kaval oldular, sahiplerinin dilinde ve sahiplerinin kulaklarında nasılda kaval çaldıklarını yaşamlarıyla gösterdiler?

 

Hewalden kavala dönenler ve yoldaşlıktan yozdaşlığa dönenlerin ortak bir özelikleri var her şey olabilmişler lakin insan olamamışlar.

Kendilerini farklı renklere sokmuşlar sadece kendi renklerini gizlemek için.

Savaşmışlar lakin ne için savaştıklarını bilmeden, inanmadan savaşmışlar, sosyalist oldum demişler sadece kendi kirli kapitale yatkın olan iç güdülerini gizlemeleri için.

Parti ve örgüt yöneticisi olan böyleleride azınsanmayacak kadar varlar, doğrusu hakkıylan inanarak bu işi yapanlara haksızlık yapmak istemem onların emeklerine ve yaşamlarına saygıda duyarım lakin bunu kariyer ve geçim kaynağı olarak gören yozdaşlaşanlarıda açıkça görüp teşhir etmek gerek.

Bunu yapmayanlar yada yozdaşlaşanların yoz yanıyla uzlaşanlarında zaman içerisinde yozlaşacakları hiç unutulmamalıdır.

 

Bir diğer nokta bu yozdaşlar ve bu kavallar en çok gerçek devrimci demokratlara, yurtseverlere saldırıda en ön saflarda olmuşlardır, en çok onlar küfür etmiş en çok onlar saldırmış, en çok onlar öldürmeye kalkışmıştır insanlığı, onuda insani olmayan o karanlık yanlarını gizlemek için bunu yapmışlardır.

Dikkat edin yürüyüşte en büyük bayrak, en büyük poster bunların elindedir, en çok onların iki parmağı havadadır zafer kazanmış kahramanlar gibi aslında onlar kendi içindeki karanlık pis emellerini gizlemek için bunu yapmaktadırlar.

Birilerinin gözüne girmek ve bir yerlerde aferin almak için bunu yaparlar.

Yüzlerindeki maske düşmesin diye gizlenirler karanlık kişiliklerin ardına, yüzlerindeki maske düşmesin diye karanlık adamlarla yürürler, izlerini kayıp etmek içinde başkalarının ayak izlerine basarlar.

Bu yozdaşlar ve bu kavallar fırsat buldukça kendi özlerine döner uçkur düşkünü olurlar, kumarbaz olurlar, hırsız olurlar, uyuşturucu alıp satarlar, her türlü kirli işten beslenirler ve dahası dün sahiplendikleri düşüncelerine en çok onlar küfür eder ve onları yok etmek için her türlü gayri insani faaliyet içerisinde olurlar, düne kadar yoldaş dedikleri hewal dedikleri insanların yaşamına namusuna göz dikerler.

İhbarcı olur devletlen çalışır ganbazlamaktan ve saldırmaktan en ufak tereddüt dahi etmezler.

En çok bunlar emek düşmanı olur çünkü bu tipler her zaman için emeksiz geçinmeyi kendilerine bir yaşam biçimi olarak görmüşlerdir.

Yaşamı devrimci yoldaşça yaşayanlara, Hewalleri için mücadele edenleri selamlarken, yaşamda yozdaşlaşanlara, ve hewalken kaval olanlarada bin kez lanet olsun.

Lanet olsun lanet olsun.

Kalender Şahin

kalender1@bluemail.ch

 

 

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın