YOLDAŞLIK MI, YOZDAŞLIK MI? HEWAL MI KAVAL MI?


399371_10151285353647641_1966253213_n

 

Ne güzel şeydir bir davaya inanmak ve inandığını dava uğruna yaşamak. Zor olanı sorgulamak, inanmak inandıklarını sorgulayabilmektir dava adamlığı. Kolaydır kazananın yanında olmak, kolaydır güç olanın arkasına sığınmak, zor olan kaybedeni sahiplenmek ve onu ayağa kaldırmaktır. Kolaydır “Hocanın gittiği yoldan” gitmek zor olan hocayı sorgulaya bilmektir….

Kolaydır iyi günde kolay günde devrimci olmak, zor olansa devrimci olarak yaşayabilmektir.

Devrimciliği özümsemeyen ve devrimciliği bir yaşam biçimi olarak görmeyen ve onu kendi yaşamında özdeşleştirmeyenler erken yozlaşır, erken dökülür tıpkı son baharın rüzgarlarlan yaprakların dökümü gibi, yamanmış bir yama gibi bir dikişi çekildimi yama çözülür tıpkı bu yozdaşlar gibi.

 

Biliyoruz ki, her devrim bir alt üst oluştur, toplumu köklü değişime uğrattığı gibi tek tek bireyleri de değişime zorlar ve değiştirir. Bireyin devrimle ilişkileniş biçimi ne kadar doğrudan, güçlü ve bilinçliyse değişimi de o kadar güçlü ve köklü olur.

Yok eğer birey kendisini dönüştürüp değiştirememişse o birey yozlaşır, yani yoldaşlık, söyleminde, kavramından yozdaşlık kavramına geçer,

Bunun için yetkin ve yetişmiş kişilik sahibi olmayan yoldaşlık ilişkilerini ve yoldaşlık yaşam biçimini yaşam biçimi olarak görmeyen, bunun gerekleri doğrultusunda hareket etmeyen devrimci olması, devrimci öncülüğünü yakalaması mümkün olamaz.

İnsani normları bile olmayan sıradan bir insanın yaşamını dahi yaşayamayan birilerinin adı ne olursa olsun zamanla özüne döner yozlaşır yozlaşır yozlaşır?

Onun içindir ki her bir yoldaş hem kolektif ve hemde bireysel olarak kendisini geliştirip yetkinleştirmek için araştırmalı-sorgulamalı ve bilinçlenmelidir.

Kısacası bunu bir yaşam biçimi haline getirmelidir, bunu yapmayanların adı ne olursa olsun arkasına aldıkları örgüttün adı ne olursa olsun fark etmez (ister Marksist isterse Leninist) olsun fark etmiyor onlar erken yozlaşır?

Yaklaşık 25 yıldır yurt dışında yaşamaktayım ve bu yazdıklarımın, yazacaklarımın pratiğini defalarca görüp yaşadım, nice kahraman kesilen devrimci, sosyalist, yurtsever, komünistlerin nasılda düzene adepte olduklarını, nasılda yozlaştıklarını, nasılda uçkur düşkünü olduklarını defalarca gördüm, isim yazmaya çalışsam buna sayfalar yetmez ve gerekte görmüyorum.

Cezaevinde direnmiş, açlık grevlerine girmiş direnmiş, işkencelerde direnmiş lakin en ufak fırsatı bulduğunda nasılda özlerine döndüklerini, nasılda sapık kişiliğe sahip olduklarını defalarca ve sayısızca gördük yaşadık.

Dağlarda savaşırken gerilla gibi yaşayan ve savaşan nice kahramanlar gördük düzenin en çirkef yanlarıyla nasıl barışık olduklarını, nasılda düzenin her türlü pisliklerine battıklarını, nasılda her türlü gayri meşhur işlere bulaştıklarını.

Bunlar sözüm ona bir zamanlar hewaldı sonradan kaval oldular, sahiplerinin dilinde ve sahiplerinin kulaklarında nasılda kaval çaldıklarını yaşamlarıyla gösterdiler?

 

Hewalden kavala dönenler ve yoldaşlıktan yozdaşlığa dönenlerin ortak bir özelikleri var her şey olabilmişler lakin insan olamamışlar.

Kendilerini farklı renklere sokmuşlar sadece kendi renklerini gizlemek için.

Savaşmışlar lakin ne için savaştıklarını bilmeden, inanmadan savaşmışlar, sosyalist oldum demişler sadece kendi kirli kapitale yatkın olan iç güdülerini gizlemeleri için.

Parti ve örgüt yöneticisi olan böyleleride azınsanmayacak kadar varlar, doğrusu hakkıylan inanarak bu işi yapanlara haksızlık yapmak istemem onların emeklerine ve yaşamlarına saygıda duyarım lakin bunu kariyer ve geçim kaynağı olarak gören yozdaşlaşanlarıda açıkça görüp teşhir etmek gerek.

Bunu yapmayanlar yada yozdaşlaşanların yoz yanıyla uzlaşanlarında zaman içerisinde yozlaşacakları hiç unutulmamalıdır.

 

Bir diğer nokta bu yozdaşlar ve bu kavallar en çok gerçek devrimci demokratlara, yurtseverlere saldırıda en ön saflarda olmuşlardır, en çok onlar küfür etmiş en çok onlar saldırmış, en çok onlar öldürmeye kalkışmıştır insanlığı, onuda insani olmayan o karanlık yanlarını gizlemek için bunu yapmışlardır.

Dikkat edin yürüyüşte en büyük bayrak, en büyük poster bunların elindedir, en çok onların iki parmağı havadadır zafer kazanmış kahramanlar gibi aslında onlar kendi içindeki karanlık pis emellerini gizlemek için bunu yapmaktadırlar.

Birilerinin gözüne girmek ve bir yerlerde aferin almak için bunu yaparlar.

Yüzlerindeki maske düşmesin diye gizlenirler karanlık kişiliklerin ardına, yüzlerindeki maske düşmesin diye karanlık adamlarla yürürler, izlerini kayıp etmek içinde başkalarının ayak izlerine basarlar.

Bu yozdaşlar ve bu kavallar fırsat buldukça kendi özlerine döner uçkur düşkünü olurlar, kumarbaz olurlar, hırsız olurlar, uyuşturucu alıp satarlar, her türlü kirli işten beslenirler ve dahası dün sahiplendikleri düşüncelerine en çok onlar küfür eder ve onları yok etmek için her türlü gayri insani faaliyet içerisinde olurlar, düne kadar yoldaş dedikleri hewal dedikleri insanların yaşamına namusuna göz dikerler.

İhbarcı olur devletlen çalışır ganbazlamaktan ve saldırmaktan en ufak tereddüt dahi etmezler.

En çok bunlar emek düşmanı olur çünkü bu tipler her zaman için emeksiz geçinmeyi kendilerine bir yaşam biçimi olarak görmüşlerdir.

Yaşamı devrimci yoldaşça yaşayanlara, Hewalleri için mücadele edenleri selamlarken, yaşamda yozdaşlaşanlara, ve hewalken kaval olanlarada bin kez lanet olsun.

Lanet olsun lanet olsun.

Kalender Şahin

kalender1@bluemail.ch

 

 

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

İŞÇİ SINIFININ YENİ 15-16 HAZİRAN DİRENİŞLERİNE İHTİYACI VAR!


    

 

 

 

47 yıl önce Türkiye işçi sınıfı 15-16 Haziran 1970 direnişi ile burjuvaziye karşı mücadele ederek tarih yazmıştır!

Bu gün işçi sınıfının kazanılmış haklarının gasp edilerek ”kıdem” tazminatının ortadan kaldırılmasına çalışılmaktadır. İşçi sınıfı dünden daha örgütsüz daha güçsüz kalmıştır. 12 Eylül askeri faşist diktatörlükten sonra işçi sınıfı hakları gasp edilerek ücretli köle durumuna düşürülmüştür. AKP faşizmi ise 15 yıldır işçi sınıfının gırtlağına çökerek işçi sınıfının kazandığı hakları yok etmeye çalışmaktadır.

Bu gün ise, işçinin güvencesi olan ”kıdem” tazminatınıda elinden almaya çalışılmaktadır!

 

15-16 Haziran 1970. Toplumsal muhalefetin hayli yükseldiği bu dönemde 274 ve 275 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi yasalarının değiştirilmek istenmesi üzerine, 15 Haziran Pazartesi İstanbul, Kocaeli ve çevresinde 100.000’e yakın işçi bulundukları fabrikalardan İstanbul’un merkezine doğru yürümeye başlar. 135 fabrikada iş durdurulur. Bir işçi seline dönüşen kalabalıklar, birçok yerde kurulan polis ve jandarma barikatlarını çatışarak aşarlar. Bazı binaları taşlar, birkaç otomobili de yakar.

 

Ayaklanma esnasında DİSK’li işçilere Türk-İş ve Bağımsız Sendikalar üyeleri de katılır. Bir çok yerde polis ve jandarma barikatı aşılır ve yürüyüş kolları birbirine ulaşır ama bir çoğuda engellenir. Hükümet partisinin binaları taşlanır. 16 Haziran Salı günü şiddetli çatışmalar neticesinde 3’ü işçi, biri esnaf diğeri polis memuru(polis kurşunuyla) 5 kişi ölür, 200 kişi yaralanır. Direnişe 150.000’e yakın kişi katılır. 17 Haziran’da bir ay süreli sıkıyönetim ilan edilir.

 

15-16 Haziran işçi sınıfının ekonomik-demokratik haklar için yürüttüğü siyasal bir mücadeledir. 15-16 Haziran sendika seçme ve sendikal örgütlenme özgürlüğünü ortadan kaldıran anti-demokratik yasaya karşı, ekonomik ve demokratik haklarının gaspedildiğini gören işçi sınıfının burjuvaziden izin almaksızın varolan yasaların sınırlarını aşacak eylemler yaptığı dikkate alınırsa eylemin siyasal yönü anlaşılır. Kaldı ki işçi sınıfı yer yer siyasal talepleri de kullanmıştır.

 

15-16 Haziran Türkiye işçi sınıfının kendisi için sınıf olma yolundaki atılımıdır. “Bunlar işverenlerle işçiler arasında uyanmaya başlayan düşmanlıkları gösteriyordu; ama işçiler, kendi çıkarlarının, modern siyasal ve toplumsal sistemin tümüyle uzlaşmaz bir biçimde çatıştığının bilincinde değillerdi ve olamazlardı da. Yani onların bilinci henüz soyal-demokrat ( Sosyalist) bir bilinç değildi. Bu anlamda başkaldırmalara karşılaştıklarında çok büyük bir ilerlemeyi etmelerine rağmen salt kendiliğinden bir hareket olarak kaldı.’’(Lenin Ne Yapmalı)

 

15-16 Haziran, tabanda örgütlenen işyeri komiteleri, DİSK’in örgütlediği klasik anlamda kendiliğinden eylemi aşan bir eylem olarak algılanmalı. Zira öncü işçiler ortalama bir sosyalist bilincine sahiptiler. Ancak sendikalar dışında örgütlü değildiler ya da örgütleri, sürece müdahale edebilecek durumda değildi. İşçiler bu eylem içinde sınıfların toplumdaki yerini görüp, kavramışlardır. Türkiye işçi sınıfının tarihsel olarak kendiliğinden bir sınıf olmaktan, kendisi için sınıf olma yolundaki sürece, 15-16 Haziran önemli bir ivme kazandırmıştır.

 

İşçi sınıfının, burjuvaziden ayrı bir sınıf olduğu duyusuyla, toplu biçimde ve siyasal istemlerle baş kaldırması kendisi için sınıf olduğunun anlatımıdır. Bu soruna böyle bakmak gerekir. Her tekil işçi eyleminde örgütlülük ve kendiğindenlik öğeleri yeniden ve yeniden ölçülerek sınıfın tarihsel durumu doğru değerlendirilemez. Ayrıca sınıfın kendisi için sınıf olması bir süreçtir ve Türkiye işçi sınıfı bu sürecin başlarındadır.   Kendisi için sınıf olmanın en ileri ölçüsü ya da göstergesi sınıfın kendi partisi önderliğinde, iktidar savaşımı yürütecek bilinç ve davranış netliğine ulaşmasıdır.

 

Eylemin sıcaklığı ve sınıfsal sağduyu toplumsal muhalefetin yükseldiği dönemlerde bu tarz bilinç sıçramalarına neden olabiliyor. Sınıf mücadelesinin keskinleşdiği, devrimci durum ve ulusal çapta kriz anları, işçi sınıfının bilincinde ani değişiklere yol açyor. İşçi sınıfının ekonomik gelişme ve endüstrileşmeyle temelleri döşenmiş birliği ve gücü böyle dönemlerde sınıfın büyük çoğunluğu tarafından kavranabilir duruma geliyor. Hareket içindeki sınıfın barışcıl dönemlerde biriktirdiği deneyim ve bilgi, böyle dönemlerde bentlerini parçalayan baraj suyu türünden büyük bir güce dönüşüyor. Teorinin maddi güce dönüşmesi, tarih yapan bilinç ve örgütlülüğün doğuşu böyle bir mekanizmayla gerçekleşiyor.

 

Bu gün AKP faşizmi yıllar, önce işçi sınıfının şanlı tarihi direnişi ile kazandığı hakları İş yasası kanunu değiştirerek işçi sınıfının örgütlenmesini önlemeye çalışmaktadır.

12 Eylül faşist diktatörlükle birlikte işçilerin örgütlenmesini, ve sendikal hakların kısıtlanması için işverenlerin işyerlerini bölmek için taşeronlar vasıtasıyla işyerlerinde geçici işçi çalıştırmaya başlamışlardır.

 

AKP faşizmi döneminde ise, geçmiş işçi sınıfının kanı,canı pahasına kazandığı hakları her gün budamaya yok etmeye çalışmaktadır. Ülke iş cinayetleri ile dünyada birinci duruma getirmiştir!

Her gün yeni bir iş yeri cinayetleri duymaktayız AKP faşizmi ise iş cinayetlerine ”işçinin fıtratında” var diyerek iş cinayetlerin ve ölümlerine neden olmakta işverenlere cesaret vermektedir.

OHAL dönemi ile birlikte ülkede ne Grev yapılmakta nede direniş yapılmakta! Türkiye işçi sınıfı tarihinin en kötü günlerini yaşamaktadır ve ülke ucuz iş gücü köle cenneti haline getirilmiştir.

 

 

İşsizlik her gün artmakta yoksulluk, açlık, savaş ülkeyi kaos, bunalıma sürüklemektedir. Kürdistan’da savaş katliam devam ederken operasyonlar hız kesmeden devam etmektedir. HDP vekilleri her gün gözaltına alınıp kimi vekillere ise, AKP faşizmin mahkemeleri tarafından hukusuzca ceza verilmekte veya vekilliği elinden alınmaktadır.

Ülkede hergün operasyyonlarla devrimci,demokrat, yurtseverler gözaltında işkenceye yapılarak tutuklanmaktadır.

 

Halen toplumsal muhalefetin olmadığından cesaret alan AKP faşizmi baskılarını artırarak sürdürmektedir.

 

47 yıl önce olduğu gibi yeni bir 15-16 Haziran direnişlerine işçi sınıfının ve toplumsal muhalefetin ayağa kalkmasına ihtiyaç vardır.

 

14.62017

Mehmet Özcan

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

KÜRDİSTAN REFERANDUMU ÜZERİNE.


images11111

Güney Kürdistan hükümetti bir karar aldı 25 eylül 2017 de bağımsız Kürdistan için referanduma gidecek parlementoda bulunan ve bulunmayan bir çok parti ve çevre bu kararı destekliyor, kimiside bu kararı sert bir şekilde eleştiriyor yani bağımsız bir Kürdistan olmasın diye çabalıyorlar.

Burada KDP nin yada Mesut Barzani,nin ve destekleyenlerin niyetinden bağımsız, olaki kendi parti ve iktidarlarını korumak içinde bunu yapmış olsunlar yada bireysel kariyerlerini korumak içinde olsa söz konusu bir ezilen ulusun ulusal haklarıysa bunlar geride olabilir, yeterlide olmaya bilir ama karşı çıkmak anlaşılır değildir.

Sömürgeci bölge devletleri bunu isterse bunu talep ederse ve bu referanduma karşı çıkarsa bunu anlamaktan çok zorlanmayız çünkü onların varlık sebeplerinden birisi Kürt halkının devlettinin olmamasında kaynaklıdır ve Kürt halkının hiçbir ulusal birliği olmamasından kaynaklıdır, bu sömürgecileri anlarız anlamasınada anlamadığımız bazı Kürt parti ve örgütlerinin bu karara karşı çıkmasıdır.

Hata öyle açıklamalar var ki biz böylesi bir devlet girişimine karşı çıkarız ve ona karşı mücadele ederiz deniyor ya Allah aşkına siz kime ve kimlere hizmet ediyorsunuz, siz T.C Devlettinden, İran, Irak, Suriye devletinde rahatsız değilsiniz lakin kurulacak bir bağımsız Kürdistan devletinden rahatsız oluyorsunuz?

Hemde bunu Kürtlük ve Kürdistanlılık adına söylüyorsunuz sizin samimi tabanınız acaba size ne kadar inanacak, siz bunları söylerken Kürdistanlılardan utanmıyormusunuz?

Bağımsız Kürdistan idialiylen elde silah savaşarak toprağa düşen şehitlerden utanmıyormusunuz?

Yıllardır emek veren, bedel veren geniş halk kitlelerine ihanet içerisinden değilmisiniz?

Kürdistan halkına gidip biz bağımsız Kürdistana karşıyız ve ona karşı mücadele edeceğiz derseniz o kitle haklı olara yüzünüze tükürmez mi?

Evet tekrar edeyim KDP ve Mesut Barzani geri talepleri olabilir, yeterli olmaya bilir siyasal düşünceleri bizimle örtüşmeyebilir lakin konu Kürdistan olunca en geri devlet biçimini dahi hiç kuşkusuz destekleriz, sonuna kadarda yanında ve arkasında dururuz?

Buda bize Kürtlük ve Kürdistanlılık için onur verir?

Ezilen ulusun her türlü ulusal hak talep etmeleri desteklemelidir ve buna karşı çıkanlarda sömürgeci devletlerin değirmenine su taşır başka bir ifade tarzıda yoktur?

Bu 25.09.2017 güney Kürdistanda yapılacak olan referanduma her Kürdüm diyen, Kürdün ve Kürdistanın dostuyum diyen dahası insanım diyen herkesin destek sunması gerek buna engel olmak buna karşı çıkmak sömürgeci devletlerin uşaklığından başka bir anlama gelmez.?

Anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurnada az deyimi bunun gibi durumlar için söylenmiştir sanırım.

Saygıyı hak edenlere saygılarımla.

BİJİ KÜRDİSTAN.

Kalender Şahin

kalender1@bluemail.ch

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Suriyeli Gençler Komitesi: Avrupa’da Suriyeli çocuklar fuhşa sürükleniyor


Suriyeli Gençler Komitesi, Avrupa’nın asimilasyon politikasının, Suriye halkına savaş kadar zarar verdiğini belirterek, Avrupa’ya giden Suriyeli çocukların fuhşa sürüklendiğini, eğitim sürecinden koparıldığını ve dejenere edildiğini ileri sürdü. Komite, 5 binin üzerinde Suriyeli çocuğun Avrupa’da kaybolduğuna da dikkat çekti.

Şiddet ve Göç Mağdurları Rehabilitasyon ve Adaptasyon Merkezi (SOHRAM) bünyesinde faaliyet yürüten Genç Suriyeliler Komitesi, Avrupa’nın mültecilere yaklaşımına tepki gösterdi. Komite Sözcüsü Vectoria Daoud, Avrupa’nın Suriyeli mültecilere uyguladığı politika ile Türkiye’nin politikası arasında büyük farklar olduğunu belirtti. Avrupa’ya giden Suriyeli çocukların eğitim sürecinden koparıldığını kaydeden Daoud, “Çocuklarımızın eğitim sürecinden koparılmasını, halkımızın kültürünün, varlığının yok edilmesi tehlikesiyle bir görüyoruz. Orada çocuklarımızın eğitimi ile ilgili sistemli düzenli bir eğitim programına rastlamıyoruz. Toplumumuz eğitim sürecinden koparıldı. Bu eğitim sürecinden koparılarak Suriye halkı yok edilmeye çalışılıyor” dedi.

“Mültecilere ırkçı yaklaşıyorlar”
Avrupa’da mültecilere yönelik tamamen ırkçı bir yaklaşımın söz konusu olduğuna dikkat çeken Daoud, “Entegrasyonu uygulamıyorlar. Kiralık ev aradığımızda özellikle Almanya’da ev vermiyorlar. Bizleri kamplarda izole etmeye, kamplara mahkum etmeye çalışıyorlar. Bu oradaki kardeşlerimizin ciddi sıkıntılar yaşamasına sebep oluyor. Özellikle gençlerin üzerinde ciddi bir dejenerasyon var. 14-15 yaşından başlamak üzere, genç kızlarımız Alman kültürüne uygun davrandığında tamamen bir dejenerasyon yaşıyor. Kendi benliğini kullanamaz hale geliyor. Özellikle bizim çok sakıncalı gördüğümüz kadın erkek ilişkilerinde kendi kültürümüzün benimsemeyeceği büyük bir savrulma yaşıyorlar. Özellikle eğitim yaşındaki çocuklara din özgürlüğü tanınmıyor. Müslüman dinine yönelik özgürlüklerini kısıtlıyorlar. Toleranslı yaklaşmıyorlar. Şüpheci ve baskıcı yaklaşıyorlar. Bu haklarını talep edenlere ise terörist bir muamele yansıtıyorlar. Bu da gençlerimizi tedirgin ediyor ve sıkıntılı bir durum oluşturuyor” diye konuştu.

“Kayıp kız çocukları daha fazla”
Suriyeli Gençler Komitesi olarak ellerinde çok net bir veri olmadığını ama aldıkları bilgilere göre 5 binin üzerinde çocuğun kayıp olduğuna dikkat çeken Daoud, şunları kaydetti:

“Özellikle Yunanistan, Bulgaristan gibi balkan sınırları içerisinde çok büyük kayıplar olduğu ve o göç koşullarının getirdiği durumlardan da kaynaklı kayıplar yaşandığını biliyoruz. Bizim tahminize göre 5 binin üzerinde çocuk kayıp ve bu çocukların nasıl ve ne şekilde kayboldukları hakkında ne yazık ki çok net bilgilere sahip değiliz. Kayıplar arasında kız çocukları daha fazla. Organ mafyasının bu konuda daha etkili olduğunu düşünüyoruz ama fuhuş konusunda da malumatlarımız var. Suriyeli mülteciler arasında organ kaçakçılığı çok sıkça konuşulan ve büyük bir sorun olarak görülen bir kaçakçılıktır. Bu insanlık dışı uygulamaya ne yazık ki birçok etkili devlet ve kuruluşlar gerekli duyarlılığı göstermemektedir. Hatta konu mülteciler olduğunda göz yumuyorlar.”

“Avrupa’ya gidenler kültürel olarak yok oluyor”
Avrupa’nın mülteci politikasında gözlemledikleri en önemli noktalardan birinin asimilasyon politikası olduğunu söyleyen Daoud, şöyle dedi:
“İnsanlara zoraki bir asimilasyon politikası uyguluyorlar. Bir insanın bir dili, bir kültürü öğrenmesi bazen bir ömrü alıyor ama Avrupa ‘2-3 yıl içerisinde bütün kültüründen, dininden, her şeyinden vazgeçip benim kültürüme entegre olacaksın ya da seni topluma entegre etmeyeceğim ve kabul etmeyeceğim’ yaklaşımında. Avrupa’nın bu politikası Suriye halkına savaş kadar zarar vermiştir. Savaşta ölenler ölüp gidiyor. Avrupa’ya gidenler de kayboluyor, kültürel olarak yok oluyor, din olarak yok oluyor, varlık ve kişilik olarak yok oluyor. Bir yerde Suriye’de fiziksel bir katliam söz konusu, göç politikasında ise beyaz bir katliam söz konusudur. Her ikisi de Arap halkına ve Ortadoğu’ya yöneltilmiş bir soykırımdır. Bir katliamdır. Benim bütün idealim ülkeme geri dönmektir. Çoğu Suriye vatandaşı da benim gibi düşünüyor. Biz savaşın ülkemizde bitmesini istiyoruz. Bu savaş bizim değil Bu savaş Suriyelilerin savaşı değil, bir emperyalist savaş. Başka devletlerin birçok devletin savaşıdır. Bu savaş bitirilmelidir. Bu savaş bittiği zaman ülkemize geri dönüp ülkemizi tekrar inşa etmek, emperyalizmin o barbarlığını, yıkımlarını yeniden imar etme hedefini, idealini hep güçlü tutuyoruz.”

“Türkiye bizi biz olarak kabul etti”
Türkiye’nin Suriyeli mültecilere Avrupalılar gibi davranmadığını vurgulayan Daoud, “Avrupa gibi bize baskıcı, bizi asimile edici, yok sayıcı bir politika gütmedi. Bize Suriyeliler gibi yaklaştığı için Türkiye’ye teşekkür ediyorum. Bize imkanlarının var olduğu sürece bir imkan sundular ve bu imkanlarla bizi ayakta tutmaya, ülkemize geri döndürebilme koşullarını oluşturmaya çalıştılar. Özellikle Türkiye halkına, Türkiye devletine teşekkür etmeyi bir borç biliyorum. Bize ne din baskısı yaptılar, ne kültür baskısı yaptılar. Bizi biz olarak kabul ettiler. Bizimle ekonomilerini paylaştılar. Bunun için teşekkür etmek istiyorum” ifadelerini kullandı.

Komite üyesi Siphan Daoud ise Avrupalıların dil öğrenmeden hiçbir şekilde Suriyelilere iş vermediğini anlatarak, şu ifadelerde bulundu:
“Ama Türkiye, biz bu güveni gösterdi, bize iş ve çalışma verdi. Bu sebeple Türkiye’nin politikası Suriye halkına çok büyük bir katkı sundu. Avrupalılar mültecilerle ilgili konuşmalarında sürekli aşağılayıcı bir üslupla, sadece paraya muhtaç dilenciler gibi algılıyorlar ama Türkiye bize tam tersini yaptı. Hürriyeti ve özgürlüğü verdi. Bu çok önemli bir ayraçtır Avrupa ile Türkiye politikası arasında. Avrupa’nın tek uyguladığı şey, bana benzeyeceksin, bana entegre olacaksın, benim dediğimi yapacaksın ve kendi kimliğini, varlığını, kişiliğini inkar edeceksin.”

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

KEPAZELİK, TÜKENMİŞLİK BU OLSA GEREK.


399371_10151285353647641_1966253213_n

Dün eski bir devrimci arkadaşlan karşılaştım hal hatır sorduktan sonra ne yapıyorsun neylen meşgulsün diye sordum bu başladı çalışıyorum iş güç diye devam etti, başka ne yapıyorsun ne var ne yok, tekrarladım sordum cevap hep aynısı, ben ısrarlan sordum tabi ki ama arkadaşın benim sorduğum soruya cevap verme niyetti yoktu.

Ben ısrarlan konuya girmek istedim cevaplar aynısıydı üsteledim durdum ve beklediğim yanıt geldi ne yapalım yapılacak bir şey yok, devrimciliğin modası geçti, sosyalizme zaten inanmıyorum, devrimin olması olanaksız gibi yanıtlar aldım, onuda atalım bir tarafa biz aleviler halen ne olduğumuzu bilmiyoruz, islammıyız islamın dışındamıyız bilmiyoruz, yıllarca devrimciyim diyen mataryalist felsefeye inanan yada inandığı gibi görünen birilerinin dönüp dinden bahs etmeleri hep tuafıma gider bu Alevilikte olsa farklı bir inançta olsa fark etmiyor.

Elbette ki her insan bir inancın mensubu olabilir, bir inanca inanabilir lakin devrimciliği bırakıp dindar olmaları ilginç olandır yoksa kimsenin inancını yadırgayacak değiliz, doğruda olmaz.

Diğer bir konu devrimciliğin modası geçti söylemi, demek ki bazı insanlar devrimciliği bir yaşam biçimi olarak değil, inandıkları içinde değil moda olarak yapmış, yapıyorlarmış ilginç olan bir diğer noktaysa bu.

Birde sosyalizme inanmadan insan nasıl sosyalistim der bunu da anlamaktan zorlanıyorum, inanmadığın bir şeyin savunuculuğunu yapmak müritlik değilmidir, inanmadığın bir işi yapmak kendini ve toplumu aldatmak değilmidir, helede inanmadığın bir davaya başkalarını katmak katmaya çalışmak ve senin inanmadığın bazı düşüncelerine başkalarının inanıp bu uğurda can vermesi o insanların yaşamına ihanet değilmidir?

İnsanın hafızası duruyor böylelerini görünce, insanın insanlıkta çıkası geliyor böylelerini görünce, insanın insanlıkta tiksindiği nokta işte böylesi insanların azımsanmayacak kadar çok olmalarıdır.

Siz Kürde Kürdistana, ulusal davanıza inanmayacaksınız ama bu uğurda birilerini örgütleyip dağlara göndereceksiniz ve o insanlar yaşamını yitirecek bu utanmazlık, bu yüz karalık, maskaralık değilmidir.?

Ey böylesi düşünceler taşıyanlar sakın ola ki insanlıktan yana sakın konuşmayın ve insanlık toplumunun içine de çıkmayın, kimse sizin o kirli yüzünüzü görmesin böylesi insanların yüzüne tükürmek bile tükürüğünüze yazık edersiniz çünkü tükürseniz bile onlar yağmur yağıyor diyeceklerdir.

Devrimciliği moda olarak değil bir yaşam biçimi olarak yaşayanlara, yaşatanlara ve bu uğurda bedel ödeyenlere saygılarımla.

Kalender Şahin

kalender1@bluemail.ch

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Ayşe Deniz Karacagil’in (Destan Temmuz) Anısına.


 

20170530-1403453944750cc7e13-image

Kırmızı Fularlı Kız, ölüm sana yakışmadı,

Sen ki kabına sığmayan, sen ki faşizme karşı dim dik ayakta duran,

Sen ki Gezide destanlar yazan, hem de temmuzun sıcaklığında,

Sen ki dağ başlarında Kürt halkının özgürlüğü için döğüşen, sen ki

Orta doğu halklarının kurtuluşu için İŞİD DEAŞ denen zalim çetelere karşı en önde savaşan,

Sen ki halkların kurtuluşu uğruna o gencecik bedenini

hiç tereddüt etmeden zalimlere karşı siper eden,

Sen ki dilini bilmediğin ulusları sömürgecilerin, işgalcilerin,

Emperyalist saldırganların, dini gerici faşistlerin zulmün de kurtulması için

önce ben olmalıyım diyen, en önde ben olmalıyım diyen yiğit enternasyonalist komünist, devrimci, sen ki Paramazlar’ın, Saryalar’ın, İvanalar’ın, Raperinler’in,

Eylemler’in, Arinler’in onurla taşıyıp uğruna canlarını verdikleri kızıl bayrağı yere düşürmeden onlardan aldığın gibi onurla taşıdın ve uğruna canını verdin lakin onu asla lekelemedin, kızıl bayrağı ellerinde, yüreğinde taşıdın son nefesine kadar.

Rahat uyu kırmızı fularlı kız, rahat uyu bıraktığın kızıl bayrağı yoldaşların sonsuza dek taşıyacaklardır.

Gün geldiğinde hep birlikte tilililer çekerek, türküler söyleyerek yine kırmızı fularlarımızı takarak alanlarda olacağız,

Rahat uyu ey güzel insan, rahat uyu yüreğinde insanlığın kurtuluşunu taşıyan insan,

Rahat uyu enternasyolanist komünist devrimci, Ortadoğu toprakları işgal ve saldırganlıktan kurtulduklarında isimleriniz tarihe altın harflerle yazılacak,

Halklar isimlerinizlen, kavganızlan, insanlığınızlan kurtulacak.

İşte o gün hep beraber halaylar çekeceğiz, horonlar oynayacağız, türküler, marşlar söyleyeceğiz, şiirler okuyacağız, and içeceğiz, kurtuluş yok tek başına ya hep beraber yada hiç birimiz diye’ Rahat uyu kırmızı fularlı Ayşe Deniz Karacagil (Destan Temmuz) rahat uyu,

Ölüm san yakışmadı, ki sen asla ölmedin, devrim sabahlarında hep bizimle olacaksın.

Işıklar yoldaşın olsun, ölüm adın kaleş olsun.

And içiyoruz ki asla ama asla seni unutmayacağız Ayşe Deniz Karacagil (Destan Temmuz)

Yüreğimizin köşesinde seni sonsuza dek yaşatacağız.

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Ayşe Deniz Karacagil Rakka’da yaşamını yitirdi


Haziran Direnişi günlerinde “Kırmızı Fularlı Kız” olarak tanınan Ayşe Deniz Karacagil Rakka’da IŞİD’e karşı savaşırken yaşamını yitirdi.

Kamuoyunda “Kırmızı Fularlı Kız” olarak tanınan Ayşe Deniz Karacagil’in Rakka’da hayatını kaybettiği belirtildi.

ANHA‘nın haberine göre, 2013 yılında Haziran Direnişi sırasında tutuklanan ve kırmızı fuları delil olarak gösterildiği için kamuoyunda “Kırmızı Fularlı Kız” olarak tanınan Ayşe Deniz Karacagil’in Rakka’da IŞİD’e karşı çatışmalarda hayatını kaybettiği belirtildi.

Karacagil’in dün sabah yaşamını yitirdiği bildirildi.

Karacagil, Haziran Direnişi günlerinde tutuklanmıştı ve hakkında 103 yıl hapis cezası isteniyordu.

6 Şubat 2014 tarihinde tahliye olan Karacagil, daha sonra Kandil’de görüntülenmişti.

MLKP/Rojava- Komünist Kadın Örgütü, militanları Ayşe Deniz Karacagil’in (Destan Temmuz) Rakka’da DAİŞ çetelerine karşı savaşırken yaşamını yitirmesine ilişkin bugün yazılı açıklama yaptı.

Açıklamada, “Kadın Özgürlük Mücadelemizin militan, kararlı savaşçılarından ve kadın komutanlaşması parolamızı yaşamında eylemselleştirenlerimizden olan Destan yoldaş, DAİŞ çetelerine karşı Rojava devrimimizin savunmasında, bir MLKP savaşçısı olarak, Enternasyonal Özgürlük Taburu’nda, en ön cephelerdeydi. 29 Mayıs’ta, Gezi ayaklanmasının yıl dönümünde ölümsüzleşen Destan yoldaşımızla birlikte BÖG savaşçısı Hasan Ali (İbrahim Tufan Eroğluer) yoldaşımız da, şehit düştü. Destan ve Hasan Ali yoldaşlar şahsında tüm şehitlerimizi saygıyla anıyor, ideallerini zaferle taçlandırma sözü veriyoruz. Bir kadın özgürlük savaşçısı olan Destan yoldaşımız için, başta ailesine, yakınlarına ve kadın özgürlük savaşımında omuz omuza olduğumuz yoldaşlarımıza başsağlığı diliyoruz” denildi.

‘EN ÖNDE OLMAK İSTEYEN GÖNÜLLÜLERDENDİ…’

“Genç bir kadın devrimci olarak Gezi’de milyonların öfkesi ve isyanıyla öncü tarzda buluşmasını sağlayan nedenler, Destan yoldaşımızı Rojava devrimine kadar taşıdı” vurgusunun yapıldığı açıklamada, şöyle devam edildi:

“Aynı zamanda Rojava devriminin savunmasında kendisinden önce ölümsüzleşen Paramazlar’ın, Saryalar’ın, İvanalar’ın, Raperinler’in, Eylemler’in, Arinler’in savaşma kararlılığı, ezilen halkların özgürlük savaşımını büyütme tutkusu, devrimde kendi devrimin yapma isteği, DAİŞ çetelerini kadın iradesiyle, gücüyle yenmek arzusu, cüreti ve feda bilincidir Destan yoldaşı savaş siperlerinin kadın komutanlarından biri yapan. Kendisinden önce ölümsüzleşen yoldaşlarının savaşma gücünden beslendiği kadar, Kobanê’nin inşası için yola düşen ve DAİŞ-MİT ortaklığıyla Suruç’ta katledilen yoldaşlarımızın intikamını alma, hesap sorma isteğiyle dopdolu olarak cephelerdeydi. 20 Temmuz’da Suruç’ta ölümsüzleşen 33’lerin hesabını sormak için, en önde olmak isteyen gönüllülerimizdendi. Bu nedenle soyadını Temmuz olarak seçmişti.

‘TC’NİN KALIBINA SIĞMAYACAĞIZ’

Taksim Gezi parkında başlayan halk ayaklanmasında yaşadığı kent olan Antalya’da ESP saflarına katılan Ayşe Deniz yoldaş, erkek egemen AKP hükümeti ve sömürgeci Türk devletinin cinsiyetçi, ırkçı, milliyetçi, politikası karşısında kadınların, ezilen halkların isyan, özgürlük, mücadelesinin bayrağını ön saflarda yükseltme onurunu taşıdı. O bu bayrağı Kürt halkının özgürlük mücadelesiyle birleştirmek, özgürlük bayrağını yükseltmek için yönünü özgür dağlara çevirdi. PKK saflarında bir komünist bir yörük kadını olarak kaldığı dönem boyunca Kürt halkını ve özgürlük mücadelesini yakından tanıma fırsatını buldu. Gerilla alanlarında, siper yoldaşlarından çok şey öğrendi, gelişti. Ayşe Deniz yoldaş, Kürt halkının ve Kürt kadınlarının haklı mücadelesini kendi mücadelesi gibi sahiplendi. Kürt özgürlük mücadelesini sosyalizm perspektifiyle birleştirmenin zorunluluğunu görerek yeniden MLKP KKÖ saflarına katıldı. Düşmana öfkesini bir yandan bilerken bir yandan da kadın özgürlük mücadelemizin kararlı, militan bir savaşçısı olarak öne çıktı. Komünist bir kadın gerilla olarak, kendisini hem askeri hem de teorik konularda geliştirdi. Uzman bir suikastçi olarak, katılıdığı hamlelerde DAİŞ çetelerine önemli darbeler vuran eylemlere imza attı.

‘Biz gibi insanlar TC kimliğinde yazanlardan ibaret değiliz. Hiçbir zaman o kalıba sığmadık’ demişti kendini anlattığı bir röpörtajda. O ne sömürgeci devletin istediği gibi itaat eden, boyun eğen köle bir kadın oldu, ne de ırkçı, milliyetçi ideoloji onu esir aldı. Tersine O, partisi MLKP ve kadın örgütümüz KKÖ’nün bayrağı altında, Kürt yurtsever devrimci hareketiyle siper yoldaşlığını büyüttü. Dilini öğrendiği Kürt halkının bir parçası gibi hareket etti. O komünist enternasyonalist kimliğiyle Kürt halkının öncülüğünde başlayan Rojava devrimini savunmaya katıldı. Gezi halk ayaklanmasında başlayan özgürlük savaşçısı olma yolculuğunu Rojava kadın devriminde, DAİŞ çetelerine karşı verilen mücadelede sürdürdü.”

Karacagil’in, Rojava yolculuğuna çıkarken annesine bıraktığı mesajda, “İnsanlığın uyanışına atılacak o adımlara bir adım da siz olun” dediğinin aktarıldığı açıklamada, “Şimdi Destan Temmuz yoldaşın bizlere bıraktığı miras omuzlarımızdadır. O’na ve tüm şehitlerimize sözümüzdür: Ortadoğu karanlığında bir ışık olan Rojava devrimimizi sonuna kadar savunmaya devam edeceğiz” diye belirtildi.

SİCİL BİLGİLERİ

MLKP, Karacagil’in sicil bilgilerini de şöyle paylaştı:

Adı Soyadı: Ayşe Deniz Karacagil

Parti Adı: Destan Temmuz

Anne Adı: Nuray

Baba adı: Ömer Faruk

Doğum Yeri ve Tarihi: Ankara- 23 Ağustos 1993

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın